Alaettin KÖKSAL


DİN BİLGİNLERİYLE SOHBET (8)

--------------


Din bilginleriyle sohbet başlıklı yazı dizimizi takip eden kıymetli okuyucularımız, gerçekleri anlatan din bilgilerimizi istisna ederek, şöyle bir sitemde bulunuyorlar. Diyorlar ki;   İslam dininin haram kıldığı inkârın, şirkin, faizin, zinanın, içkinin, kumarın, fuhşun, rüşvetin, yolsuzluğun, hırsızlığın, iltimasın, adaletsizliğin, nankörlüğün, domuz eti yemenin, hülasa toplumun ahlakını bozan tüm çirkinliklerin yaptığı tahribatları, Kur’an ve sünnet bütünlüğü içinde neden teferruatlı bir şeklide anlatarak milletimizi aydınlatamıyorlar.

Okuyucularımızın söylediklerine, genel anlamda hiç kimsenin itirazı olmaz. Lakin bazı din bilginlerimiz, haram olan konuları anlatmaya başladıklarında, sesi çok çıkan küçük bir kesim de şöyle diyor;  “Benim haram işlememden sana ne, lütfen özgürlüğümüze karışıp siyaset yapmayın. Dinin emir ve yasaklarını kendinize saklayın, bizlere anlatmayın” diyerek din bilginlerimizi susturmaya çalışıyorlar.

Üzülerek ifade edelim ki, Müslümanlar da din bilginlerimize yüksek sesle sahip çıkmadıklarına şahit olmaktayız. Kur’an ve sünnet’e olan bağlılığımız zayıflayınca toplumun tüm kesimlerinde ahlaksızlık ve çürümüşlük kol gezmeye başlaması kaçınılmaz oldu. Toplumun ahlakını bozan haramların ve kokuşmuşlukların önüne geçmek için,  ülkemizi yöneten ve yönetmeye talip olan siyasiler, etkili ve yetkili bürokratlar, toplumu iyi/kötü yönlendirmeye çalışan medyamız, hepsi birlikte dinimizin doğru olarak anlatılmasına engel olan prangaları kaldırmalıdırlar.

Dinimizin anlatılmasına engel olan prangalar kalkınca, din bilginlerimiz konuşma özgürlüğüne kavuşacaklardır. Geleceğimiz teminatı olan gençlerimize helali helal, haramı haram olarak anlatmak suretiyle tefessüh eden ahlakımızı yeniden düzeltmiş oluruz.  İyilerini tenzih edecek söylüyorum cami imamı,  müezzin, vaiz, müftü, molla, tarikat şeyhi, cemaat önderi, ilahiyatçı, Kur’an’ın bir hayat nizami olduğunu, insanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren, ticaretten ahlaka, sanayileşmeden savunmaya,  ilimden siyaset her alanı kuşatan son ilahi bir kitap olduğunu bilerek tebliğ ve davet görevlerini yapmalıdırlar.

Son ilahi din olan İslam dinini menkıbelerle, namazın, hacın kurbanın ve orucun şartlarını anlatarak geçiştirmemelidirler. Din bilginlerimiz Kur’an’ın anlamını bilmeli, hadis,  usul, hikmet, ilmi siyaset ve tarih bilincine sahibi olmalıdırlar. Nerde ne zaman nasıl konuşacaklarını çok iyi bilmelidirler. Hitabetleri güçlü ve tesirli olmalıdır, fitnecilere malzeme vermemelidirler. Güçlüden yana değil, haktan yana olma inancıyla hareket etmelidirler.  Kur’an ve hadisler ışığında konuşarak tüm Müslümanları kucaklamalıdırlar. Kendilerini inatla eleştirmek isteyen sözde Müslümanlara, kendi fikirleriyle değil, Kur’an ve hadislerle cevap vermelidirler.

Din bilginlerimiz, her türlü tekebbürden, heva ve heveslerine göre konuşmaktan sakınmalıdırlar.   Casiye suresinin 37. ayetinde şöyle buyruluyor;  “Göklerde ve yerde büyüklük Allah’a mahsustur. Allah çok güçlüdür, hikmet sahibidir.” Din bilginlerimiz bu ayetin sırrına vakıf olarak, toplumla iletişim kurarlarken sabırlı ve mütevazı olmaya azamı gayret göstermelidirler.  Gerçekler karşısında susan dilsiz şeytandır “ hadisine göre Müslümanlar,  özellikle din bilginlerimiz, yanlış kimden gelirse gelsin, hakka hak, batıla batıl demekten çekinmemelidirler.

Bazı din bilginleri, bilerek/bilmeyerek insan ve cin şeytanlarının telkin ve vesveselerine, ıslah edilmemiş nefislerinin azgın istek ve arzularına, topluma zarardan başka faydası olmayan düşüncelerinin tesirinde kalarak yollarını şaşırabilirler. Sayın Mehmet Okuyan bir konuşmasında “ Bu tipteki adamlarla birlikte zikredilmekten çok kızıyorum” diyor ve ekliyor, “Namaz beş vakit değildir,  dört rekâtlı farz namazlar iki rekâttır, namazın vakitleri Kur’an da belirtilmemiştir” diyenlere kızdığını ifade ediyor.

Yeri gelmişken Sayın Mehmet Okuyan’a sorsak; Kader imanın şartlarından mıdır? Şefaat var mıdır?  Âdemden önce başka bir âdem var mıdır?    Geçici olarak nikâh edilmeyen bir bayanla bir erkeğin tek başlarında bir oda da bulunabilirler mi? . Baldızla veya baldızın buluğa ermiş kızıyla yalnız başlarında bir odada bulunmak haram değil midir?  Evlatlık kaldırılmamış mıdır? Siyonistlerin ve şer güçlerin zulümlerine karşı Müslümanların nasıl davranacağını anlatan ayetleri anlatmamak haram değil midir?

Şaşırmışlarla birlikte konuşulmaktan rahatsız iseniz, sormaya çalıştığımız bu ve benzeri sorulara açık yüreklilikle cevap vermelisiniz. Tarihi süreç içinde tartışılarak karar bağlanan, dini meselelerle alakalı hükümlere ilaveler ve eksiltmeler yapan kişilerin fikirlerine yakın sözler söylememelisiniz ve onlarla birlikte yürümemelisiniz. “ Benim söylediklerim beni bağlar, herkes özgürdür, isteyen cennette, isteyen cehenneme gitmekte serbesttir” demek sizleri sorumluluktan kurtarabilir mi?

Yüce Allah Nahl suresinin 25. ayetinde “Böylece. Kıyamet günü kendi veballerini tam manasıyla yüklendikleri gibi, bilgisizlikleri yüzünden sapıttıkları kimselerin veballerinin biri bölümünü de yüklenecekler. Bak ne kötü yük yükleniyorlar” buyuruyor. Bu ayetin Kur’an ve hadis bütünlüğü içinde nasıl anlaşılması gerektiğini bizlerden çok daha iyi anladığınızdan emenim. Kur’an ve sünnet ehli olan insanların, itikat ve amellerini sulandırmak isteyen sözde din bilginleriyle beraber olmak istemiyorsan, onların söylediklerine yakın şeyler söylemekten uzak durmalısınız. Bir konuşmanızda şöyle diyorsunuz;  “ Benimde Âdemle alakalı bir fikrim var ama söylemiyorum”   Bu fikrinize inanmış olsaydınız söylerdiniz, lütfen birlikte olmak istemediğiniz insanların değirmenine su taşımayınız.

İmanın şartlarında kader yoktur diyenler,   Nisa Suresinin 136. Ayetini delil gösteriyorlar. “ Ey iman edenler! Allah’a Peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba (Kur’an-a) peygamberlerine, daha evvel indirdiği kitaba (Sahifelere ve kitaplara) iman edin. Her kim Allah’ı meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, ahret gününü inkâr ederse, uzak ama uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir.”

İmanın şartlarında kader yoktur diyen beyler, kaderle alakalı şu ayetleri neden görmek istemiyorlar “Her şeyi yaratıp, her birinin miktarını tayın ederek hepsinin takdirini hazırlamıştır. (Furkan 2) “Allah’ın emri belirlenmiş bir kaderdir.” (Ahzab 38) ]

Kadercilik şeytanlıktır ve şeytanın işidir diyenler,  “ Şeytan; işlediği sucunu Yüce Allah’a yükleyerek kaderin varlığını kabul ederek, şeytanca bir iş yaptığını. Hz. Âdem suçunu üzerine alarak kaderciliği reddedişini” söyleyerek kader konusunu saptırmaları doğru değildir.

İmanın şartlarında kader yoktur diyenler, Izdırari (mutlak) kaderle, ihtiyarı ( muallâk) kaderi bilerek veya bilmeyerek birbirlerine karıştırdıkları için iman esaslarında kader yoktur diyorlar.  

Mutlak kader: Kulun tesir edemediği, iradesinin dışında meydana gelen şeylere denir. Muallâk kader; Akıl baliğ bir insanın hür iradesiyle yapmak istediklerini Yüce Allah’ın yaratmasıyla meydana gelen şeylere denir. Şu hususu da unutmamalıyız, kulun her istediğini, hâşâ Yüce Rabbimizin yaratma gibi bir mecburiyeti yoktur.

Şeytan ve nefis, insanların mutlak kaderlerini belirme güçleri yoktur. “ Doğrusu o benim kullarım var ya, senin onların üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.” ( İsra 65)    mutlak ve muallâk kaderi yaratan, sadece Yüce Allah’a ait olduğu bilinciyle hareket edersek, kader inancını inkâr edemeyiz.  Yüce Allah (CC) imkân verirse, önümüzdeki Çarşamba günü kader konusuyla alakalı din bilginlerimizle 9. sohbetimizi yapmaya devam edeceğiz.