Tahir ORHAN


DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ VE ÇÖPLE İMTİHANIMIZ

--------------


1972 yılında İsveç’in Stokholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı'nda alınan bir kararla, 5 Haziran, Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi. O günden bu yana 48 yıldır bu gün, çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Trabzon’da Valilik bünyesinde kurulan Çevre Meclisi’nde uzun sayılacak bir süre görev yapmıştım. 2000’li yılların başlarıydı. TRT’ci olduğumu bildikleri için, yaklaşan bir 5 Haziran günü etkinlikleri çerçevesinde benden bir kısa film hazırlayıp hazırlayamayacağımı sordular. Ben de, daha önceden çektiğimiz görüntülerden yararlanarak böyle bir filmi yapabileceğimi söyledim. En önemli görüntü olarak, o yıllarda bir balık avı sırasında trole takılan bir koltuğu düşünmüştüm.

İşyerime döner dönmez hemen işe koyuldum. Önce güzel bir metin yazdım ve onu Seza Turgut’a seslendirdim. Metnin son cümlesi olarak da o koltuğu düşünerek şöyle demiştim. “Bunu biz ona vermiştik, o da geri verdi” Yaklaşık 9 dakikalık çok vurucu bir kısa film hazırlamıştık.

Çevre Meclisi’nde çok çeşitli kurumlardan katılımcılar oluyordu. Çok sonraları, her kuruluşun temsilcisinin aslında Çevre Meclisi için değil de kendi çıkarları ve reklamı için orada bulunduğunu öğrenecektim. Çünkü o filmi hazırladığım sırada ve sonrasında o meclisten hiç kimse beni arayıp sormuyordu. Nihayet 5 Haziran gelip çatmıştı ve törenler başlamıştı. Etkinlik sırasında yapacağımız gösterim için kimse benden bir şey istemedi. O film elimizde patlamıştı. O zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım.

Biz de Dünya Çevre Günü için Söğütlü semtindeki TRT binamızın arka kısmındaki kumsalda temizlik yaparak etkinliğe katıldık.

Çeşitli sosyal faaliyetler çerçevesinde bulunduğum İnsan Hakları İl Kurulu görevim sırasında da yine bir çevre felaketini önleyebilmek için Sürmene yakınlarındaki şimdiki Katı Atık Tesislerinin yapımı için vereceğini taahhüt ettiği finansmanı kesen Alman bankasıyla, TBMM’ye ve çeşitli kuruluşlara yazılacak mektuplar için alt komisyon kurma kararı alıp beni de bu kurula alan üyelere çok şaşırmıştım. Onlara şöyle dedim: Siz toplantınıza devam edin, bana bir kâğıt verin ve mektubu yazayım. Çok şaşırdılar; çünkü komisyonu kuracak, sonra toplantılar yapılacak ve birkaç satır mektup için büyük bir çalışmanın içine girilecekti. Bana gülüp geçenlere birkaç dakika sonra “ben bitirdim” deyince duyduklarına inanamamışlardı. Mektubu nezaket gereği okuyup, eklemek istediklerinin olup olmadığını sordum. Herkes suspustu. O mektubu öylece gerekli yerlere gönderdik ve sonuç da aldık. Almanya’daki banka krediyi gönderdi ve Trabzon’la Rize’nin on yıldan hatta 15 yıldan fazladır katı atık sorunu kalmadı.

Bir gün belediye otobüsüyle Rize’ye gidiyordum. O zaman henüz bu tesis bitmemişti, daha doğrusu o mektubu yazıp kredinin açılması için adım attığımız günlerdi. Otobüsümüz Sürmene’den geçerken, Trabzon gibi orada da denize dökülen çöpler yüzünden çok pis bir koku etrafa yayılıyor, insanın genzini yaktığı gibi midesini bulandırıyordu. Otobüsün sahanlığında duran bir kişi, çöp kokusunu almamak için eliyle burnunu tıkadı. Ona şöyle bağırdım: Çek elini burnundan. Adam hemen elini çekti ama bütün otobüs de bana bakmaya başladı. Orada mini bir nutuk attım. “Bu kokuyu ciğerlerinize çekin. Hanginiz, çöplerin denize dökülmemesi için herhangi bir yere dilekçe yazdı, buna itiraz etti.”

Değerli okuyucularım, Dünya Çevre Günü’nde nutuk atmanın hiçbir anlamı yok, hatta artık itici bile oluyor. Kılımızı kıpırdatmamız, elimizi taşın altına koymamız gerekiyor. Bakın Marmara Denizi ölüyor. Müsilaj dedikleri salya, o güzelim denizi yok ediyor. Marmara ölüyor da Karadeniz sağ mı kalacak? Karadeniz on yıllardır ölüyor. Denizin 80 metre altında hiçbir hayat belirtisi yok. MTA’dan hemşerimiz Dr. Mükerrem Şahin, deniz kenarlarında belirli yerlerde kurulacak kolektörlerle deniz dibindeki hidrojen sülfürün temizlenebileceğini ve bundan da elektrik enerjisi üretilebileceğini söyledi ama bunu kimse dinlemedi. Adamın iddiasına göre, Karadeniz’in 100 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilirmiş bu hidrojen sülfür. Mükerrem beyle yaptığım görüşmede aslında en az 200 yıllık ihtiyacı karşılar ama bunu söyleyince kimse inanmaz diye 100 yıl söylüyorum demişti. Hoş ona da inanmadılar ya!

Velhasıl, asıl çözümü gelecek yıllara ısmarlayarak, bir çevre gününde, çevreyi yine nutuklarla kurtarmanın peşine takılıp gideceğiz galiba…

Muhabbetle efendim!