Bugünün Almanyası, 20. yüzyılın ilk yarısındaki Almanya değildir. Bu tespit bir temenni değil, kurumsal ve siyasal gerçekliğin kendisidir. II. Dünya Savaşı sonrası inşa edilen Alman devleti, bilinçli bir tercihle gücünü sınırlayan, onu uluslararası kurumlara bağlayan ve denetleyen bir sistemin parçası olmuştur. Avrupa Birliği ve NATO üyeliği, Almanya için bir “araç” değil, bir “çerçeve”dir. Berlin’in hareket alanı bu çerçeveyle sınırlıdır ve bu sınırlar bizzat Almanya tarafından kabul edilmiş, hatta savunulmuştur.
Son yıllarda Almanya’nın savunma harcamalarını artırması ve dış politikada daha görünür hale gelmesi, bazı çevrelerde tarihsel refleksleri harekete geçirmiştir. Oysa bu gelişmeler, Alman yayılmacılığının değil; Ukrayna savaşıyla sarsılan Avrupa güvenlik mimarisinin bir sonucudur. Almanya’nın attığı adımlar tek taraflı değil, NATO ve AB eşgüdümü içinde gerçekleşmektedir. Daha açık ifadeyle: Almanya güçlenirken yalnızlaşmamakta, tam tersine daha fazla bağlanmaktadır.
Ekonomi alanında da benzer bir yanlış okuma söz konusudur. Almanya’nın Avrupa ekonomisindeki ağırlığı, çoğu zaman “dayatma” kavramı üzerinden tartışılıyor. Oysa Almanya’nın mali disiplin vurgusu, kendi tarihsel deneyimlerinden süzülmüş bir refleksin ürünüdür. Enflasyon, borç ve parasal istikrarsızlık, Alman siyasal kültüründe hafife alınan meseleler değildir. Buna rağmen Berlin, pandemi sonrası dönemde ortak borçlanmaya onay vererek Avrupa entegrasyonunda tabu sayılan bir eşiği aşmıştır. Bu, Almanya’nın gerektiğinde esneklik gösterebildiğinin açık kanıtıdır.
En çok göz ardı edilen nokta ise Almanya’nın tarihsel sorumluluk bilinciyle kurduğu ilişkidir. Nazi geçmişi, Almanya için kapanmış bir dosya değil; sürekli açık tutulan bir hesaplaşma alanıdır. Eğitim sisteminden hukuka, dış politikadan iç güvenliğe kadar bu bilinç belirleyici olmaya devam etmektedir. Antisemitizmle mücadelede Avrupa’nın en sert yasal düzenlemelerine sahip ülkelerden biri Almanya’dır. Bu durum, tarihsel yükün inkâr edilmediğini, aksine devlet politikası haline getirildiğini göstermektedir.
Türkiye-Almanya ilişkileri bu çerçevenin dışında değildir. İki ülke arasında zaman zaman gerilimler yaşansa da, stratejik gerçeklik değişmemektedir. Almanya, Türkiye’yi yalnızca bir ekonomik ortak olarak değil; NATO içinde, göç yönetiminde ve Avrupa güvenliğinde vazgeçilmez bir aktör olarak görmektedir. Ticaret hacmi, diaspora bağları ve savunma iş birliği bu ilişkinin kalıcı unsurlarıdır. Eleştiriler vardır, olacaktır da; ancak bu eleştiriler kopuş değil, ilişkiyi yönetme çabasının parçasıdır.
Dolayısıyla mesele “yeniden Alman sorunu” değildir. Asıl sorun, geçmişin hayaletleriyle bugünün gerçeklerini birbirine karıştırmaktır. Almanya’nın gücü bugün kontrolsüz değil, kurumsal; saldırgan değil, temkinli; tek taraflı değil, çok taraflıdır. Tarih bize şunu öğretmiştir: Almanya’yı sistemin dışında değil, sistemin içinde tutmak Avrupa’nın yararınadır. Bugün de değişen bir şey yoktur.
Soğukkanlı analiz, yüksek sesli korkulardan her zaman daha değerlidir. Avrupa’nın ihtiyacı yeni korkular değil, eski hatalardan çıkarılmış derslerle yürütülen gerçekçi bir siyasettir.