İlkini bizzat, Allah sağlık ve uzun ömür versin, yaşayan kahramanından derledim.
Çetin yaşam koşullarının masalsı sürprizlere gebe olabilmesinin cazibesi bir yana;
O günün sosyoekonomik durumunu ortaya koyması bakımından kayda değer.
Çivisi çıkmış Dünyamızda;
Pandora'nın kutusundan boca edilen onca kötülüğe ve şeamete rağmen dipte bir umudun hep var olduğunu duyumsamak!
....
Dilim döndüğünce derlediğim hikâye ile başlayayım.
.......
Bayağı olmuştu hikâyeyi dinleyeli.
Ağzım açık kalmıştı.
Kahvaltıdan sonra bir yolunu bulup yormadan, bıktırmadan bi'şekilde tekrar dinlemeliydim.
Yüzünden eksik olmayan mütebessim simasını karşıma alarak başladık muhabbete.
Merakımı giderecek sorularla başladım.
Ana hatlarıyla aklımda kalıveren hikâyeye bir bütünlük kazandırmak arzusu beni kavrayıvermişti.
Alicenap ve vakur tavrı yanı sıra alçak gönüllüydü de.
Sîgaya çekercesine değil de;
meraklı bir tilmiz bilinciyleyim.
......
Yetmişbeş yaşını devirmiş;
Zerre kadar nobranlık barındırmayan bu güzel insanın pozitif enerjisini tasarruflu değerlendirmek gerekiyordu.
.....
Bu duygularla biraz da temkinli sohbete başladık.
......
-Hayrullah abi kaç yaşındaydın?
-?
-O açıkta demirleyen Rus gemisi macerasını yaşadığında!
-Haa, 1957 yılıydı. Demek ki sekiz.
.....
Sekiz yaşında bir çocuğun, hangi saikle, bugün için tasavvuru zor koşullarda,
Taa Şerah'tan Rize'ye yolu düştü?
........
-Yaz tatili. Fakirlik zamanları. İlk biz gitmemiştik. Zaten gidip gelenler oluyordu.
-Nasıl organize oldunuz?
-Bilmem. Birkaç arkadaş konuştuk anlaştık.
-Kaç kişiydiniz.
-Sekiz
-En büyüğünüz kaç yaşında?
-Onüç, Delesmanlar'dandı
-Ailelerin haberi var mı?
-Yok
......
'Yük ağmayınca taş yerinden ığramazmış'
........
-İki elin parmağını geçmeyen, en büyüğü onüç yaşlarında çocuklarsınız.
-Evet
-Nereye gideceğiniz belli mi?
-Demek ki. Aramızda biri muhtemelen daha önce gitmiş, ama ben bilmiyorum.
-Nasıl vardınız?
-O zaman Çaykara'ya araba yolu yoktu.
-Yaya, yola girdiniz!
-Evet. Sabah namazından sonra toplaştık. O zaman ki yaya yolu ile Uzungöl 'den Çaykara'ya.
-Çaykaraya, eski adıyla Gadohor'a ne zaman vardınız.
-Vardığımızda öğleni geçmişti.
-Kumanyanız var mı?
-Nerdee!
-Sonra?
-Kamyon kasasında Rize merkeze vardık.
-Aç biilaç! Yol iz bileniniz var mı?
-Geçen sene gelmiş, bize göre deneyimli olanımız, nereye ve kime gideceğimizi biliyor.
-Mevsimlik işçi olarak çalışacağınız adamın evine merkezden yine yürüdünüz!
-Evet. Dört beş saat yürümeden sonra çat kapı vardığımızda akşam olmuştu. Demek ki bekliyordu bizi. Hiç şaşırmadı.
-Kaç yaşlarındaydı?
-Kırkında vardı herhalde. Bizi doyurdu. Kalacağımız yeri gösterdi.
-Nasıl bir yerdi.
-Ahırdan bozma. İnce sünger yataklar, mitil ve yastıklar. Sıra sıra.
Belli ki mevsim rutinine göre bir hazırlık.
-Kötü davrandı mı?
-Yoo
-Çalışma şartlarınız, mesainiz?
-Erkenden kalkıyorduk. Tecrübeye göre işe koşuluyor ve ona göre de yevmiye alıyorduk.
-Acemi olanlarımız çayı sepetle depoya taşıyorduk.
.....
O dönemlerde yörenin nispeten yokluk kesiminden karşılanan mevsimlik işçilik, günümüzde şekil değiştirerek devam ediyor.
Bir dönem Güneydoğu'dan Kürt aileler, son dönem mülteciler.
Adı konmamış bir mutabakat varmış gibi.
Hiçbir sosyal güvence olmadan, asgari ibate ve iaşe koşullarında istismar edilmeye, hatta zaman zaman ırkçı muameleye maruz kalmayı da göze alarak.
.....
Sohbetimize devam ediyoruz.
-Bunca macera yaşanırken aileleriniz?
-Herhalde önce ki deneyimlerden biliyorlardı da, kendilerini teselli ediyorlardı.
-Neyle?
-Kalsak, elde avuçta yok. Hiç olmazsa yük olmuyorduk!
-Öyle ya, tevekkülden gayri sermayeleri yoktu.!
-Aynen
......
57 senesi.
Soğuk savaş yılları.
Rusya'da Stalin sonrası Kruşçev.
Amerika'da Eisonhower.
52'de NATO kapsamında 'Kore Savaşı' olmuş bitmiş.
Bu 'fedakarlığımız' karşılığında safımızı belli etmişiz.
Menderes'li yıllar.
Asılmaya üç kala.
Soruyorum:
-Asıldığını hatırlıyor musun?
-Tabi.
Sormadan kendi anlatıveriyor.
Menderes yeni asılmış!
Yöre halkının çoğu üzgün!
Zil takıp oynayanlar azınlıkta.
Güçlü olmanın da verdiği pervasızlıkla bu densizlerden birinin işlediği haltı ve halkın tepkisinin hatırası zihninde taptaze.
Adnan Menderes 'in posteri asılı mı, yoksa malum şahıs mı bir yere asıyor?
Tam hatırlamıyor. Önemli de değil.
Sahne şu:
Yöre diliyle 'nezma' dediğimiz sıcak doğal gübre yığınına;
Elinde ki kuru ağaç dalını bir baget ya da fırça gibi batırıyor, çıkarıp Menderes'in portresine bıyık yapıyor!
Zaten zulüm karşısında çaresiz halk hıncını çıkaracak bir yer arıyor.
Galeyana gelen insanlar malum şahsı yaka paça yakalayıp Şerah’ın içinden akan;
O zamanlar içinde ki irili ufaklı kayalara çarparak çağıldayan;
Günümüzde ıslah edilip sessizleştirilen dereye atıveriyorlar.
Linçten zor kurtuluyor!
.........
O günden bugüne kerteriz alındığında bireysel siyasi pozisyon almada bir arpa boyu yol aldık mı?
Hâlen rövanşist duyguları bir kenara bırakamadık gibi.
Halbuki...
......
Hikayemizi soğutmayalım!
Sıra geldi alargada Rus gemisine.
.........
Soğuk savaş yıllarında, beri cephede, 'Batı Blok'unda saf tutmuş Türkiye'nin;
Taşrasından sekiz yaşında bir çocuk;
Sıcak bir hikâyenin başkahramanı oluyor.
Birebir insanların birbiriyle aslında bir dertlerinin olmadığı,
iyinin her yerde iyi,
çocuğun her yerde çocuk olduğunu ortaya koyan sımsıcak bir hikaye!
.......
"Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsa"
........
Olmadı, olmuyor.
Olmayacak!
mı?
...
Sohbet sırasında kadife yumuşaklığında ki mavi gözleri;
Ufukta silüet şeklinde gözüktüğünü hatırladığı koca Rus gemisini sanki sohbet ettiğimiz atmosfere taşıdı!
Nedenini nasılını hatırlamıyordu.
Yaşadıklarını, hatırasını olduğu gibi anlatmaya devam etti:
-Uzakta bir gemi. Rus gemisi imiş.
-Niye açıkta?
-O zaman liman yok.
-Ne işi var orda?
-Bilmem, herhalde bir şeyler getirip götürüyor.
-Savaş gemisi mi?
-Çocuğum anlamıyorum, ama galiba yük ve yolcu gemisi.
-Sonra!
-İzin günü ya da iş bittikten sonra sahile iniyoruz. O zamanlar açıkta ki Rus gemisine ziyaret amaçlı çığırtkanlık yapan simsarlar vardı.
Şimdi ki Otogar simsarları gibi.
Gelen gidenler de ballandıra ballandıra anlatınca!
Yirmibeş kuruşa.
Bi'çeşit karşılıklı rıza ve çıkar.
Fırsatı ganimete çevirmekte Rize'lilerin üstüne var mıdır?
İspirli uğraşsın yetiştirsin şeker fasulyeyi. Yok pahasına Rize'lisatın alıp, damak zevkine göre pişirip sunsun, zenginleşsin.
Ne demişler;
İş bilenin, kılıç kuşananın.
.........
Kediyi merak öldürürmüş.
Neyse ki merak bu hikâyede tatlı bir hatıraya dönüşüvermiş!
-Biz de balıkçı motoruna bindik.
Gemiye aborda olunca, yukarıdan indirilen basamaklarla geminin güvertesine çıkarlar.
Geldiği mahalle kadar nerdeyse!
O çocuk dünyasının gözüyle koca bir gemiyi deniz açıklarında görmesi yetmezmiş gibi güvertesine çıkmak.!
Binbirgece masallarında ki gemici Simbad'ın Balina'yı ada sanıp konaklamasından daha az bir şey mi?
Koca bir dünya.
Alice Harikalar Diyarında!
An itibariyle,
Sohbet ettiğim, yaşını almış, ancak İçinde ki çocuğu hep diri tutan bu adamı o anda, sekiz yaşında bir çocuk olarak tahayyül ettiğimde, başına gelenleri hiç yadırgamıyorum.
Büyülenmiştir.
Alice gibi dar bir dehlizden geçip gözlerine inananamadığıharikalar diyarı, onu gerçekliğinden koparmış.
Ağzı kulaklarında ne yapacağını bilemez ve umursamaz halde öteye beriye savrulur.
Meğer o arada olan olur.
Arkadaşlarından kimsecikler kalmamıştır.
Gemi demir alır. Çok sonra ayakları yere basar.
Bu sefer pürtelaş, ağlamaklı, tanıdık bir sima görme umuduyla koşuşturur.
Heyhat.
Koca gemide uçsuz bucaksız denizin ortasında yapayalnız hisseder kendini.
Boyu güvertenin küpeştesini zar zor aşar. Hiçbir açıdan kıyı görünmez.
Güvercin ürkekliğinin sarmaladığı yüreği hızlı hızlı atmaya başlar.
Beyaz teni ve mavi gözleri nedeniyle başlangıçta yadırganmaz.
Mürettebat ya da yolculardan birinin çocuğu sanılır.
Bakışlarında ki tedirginlik, inilti ile birleşince etraftakilerin dikkatini çeker.
Rusça iletişime geçmeye çalıştıklarında durumun farkına varırlar.
Şefkat dolu yürekler lisan-ı hâl ile onu teselli etmeye çalışır.
Sorumlu birine teslim ederler.
O da bizim minik misafiri elinden tutar. Kaptan köşküne çıkarlar.
Kaptan, sevimli misafiri, gençten birine emanet eder.
....
-Seni emanet ettiği kişiyi hatırlıyor musun?
-Hatırlamaz mıyım! Büyük a bim yaşlarında, üniformalı biri. Herhalde bahriye subayı idi.
Anlatmaya devam ediyor:
-Yolculuğumuz kaç gün sürdü bilmiyorum. O andan itibaren o genç beni hiç bırakmadı.
Aynı kamarada kaldık. Beraber yer içerdik. Beni yanından hiç ayırmazdı.
-Dil yok nasıl anlaşıyordunuz?
-El kol hareketleriyle. Beni çok sevmişti.
-Adı neydi?
Biraz duraksadıktan sonra:
-Alexander
-Ee sonra!
-Birkaç gün sonra limana vardık.
-Nereye?
Aklına gelmedi.
Hatırlatınca:
-Evet, evet Soçi!
-Meraktan öldüreceksin beni Hayrullah abi!
-Limanda indik. Demek ki tembihlenmiş. Bir otel odasında Alexander ile kalmaya devam ettik.
Beni dolaşmaya çıkarır, parka götürürdü. Ben eğlenirken beni beklerdi.
.....
Çocuk aklıyla neler olup biteceğini kestiremez. Ânı yaşar. Karnı tok, sırtı pek olduğu kadar güvendedir de.
Bu arada Konsolosluklar aracılığıyla sorun çözüme kavuşturulur.
Güvenin verdiği uysallıkla kendisini olacakların akışına bırakır.
Kaç gün geçmiştir hatırlamaz.
Bu kez Rize'ye doğru tekrar denize açılırlar.
......
-Öte tarafta aile ne durumda?
-Soruştura soruştura resmi makamlarla bağlantı kurmuşlar, sonradan öğrendiğime göre.
.........
Telgrafın tellerine kuşların konduğu zamanlar.
......
Sağ olduğu haberini zor da olsa alıyor aile. Rahat bir nefes alıyorlar.
Prosedürlerin seyri ve süresi konusunda şükür halinde, sabırla beklemeye koyuluyorlar.
Derken o gün gelip çattı.
Serçe yuvasına kavuşur.
Sanki coşkulu bir karşılama hatırlıyor gibidir Hayrullah abi.
Netameli bir serüven 'mutlu son'la biter.
........
Yaklaşık altmışsekiz yıl önce yaşanmış bu hikâyede en çok etkilendiği durumu minnet ve takdirle şu şekilde noktalıyor.:
-Kendisine teslim edildiğim andan itibaren beni aileme teslim edene kadar bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Geçen süre zarfında sanki bir abim, bir yakınım gibiydi.
-Alexander'ı sevdin mi?
-İyi bir insanı kim sevmez ki!
........
Görevlendirilen Alexander.
Sorumlu ama soğuk davranabilirdi. Bundan dolayı onu kimse suçlayamazdı.
Bunca aradan sonra bugünün olgun insanının yüreğinde bu kadar insani duygular bırakmaya 'inisiyatif' deniyor.
........
Her ne kadar resmi sorumluluk gereği davransanız da;
Yürekte bıraktığınız, hikâye oluyor.
....
O soğuk, o ruhsuz yanımız, resmi görevimiz çok çok arşive giriyor.
Başarılı olsak bile!
.........
Demem o ki
ister Doktor olun,
ister Öğretmen,
ister İmam,
ister Vali,
ister Kaymakam,
ister Esnaf,
ister Komutan..
Önce insan, önce insan!
......
Son diyalog:
-Peki sonrasında Alexander ile hiç iletişiminiz oldu mu?
Gözleri daldı.
Gülümsedi.
Başını yana eğdi.
Mütevazi bir şekilde önünde bir noktaya odaklandı!
İç çekti.
-Yok, dedi.
Bu masal burda bitti.
'Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine' deyip kesmek isterdim.
Ancak kahpe felek hiç rahat dururmu?
Bu derlediğim hikâyeden yaklaşık otuz altı yıl önce yine aynı denizin Trabzon Çömlekçi yakınında ki sahilde.
Siyasi bir cinayet işlenmesine karar verilmiştir.
Araştırmalarımdan vardığım sonuç netameli. Kimin azmettirdiği hâlâ sır.
Bu yazının konusu hiç değil.
Yukarıda derlediğim hikâyeyi bitirdiğim hâliyle yayınlamayı düşünmüştüm, ancak huzursuz olmak ve huzursuz etmek,ederken de nefis muhasebesine vesile olmak fikrine yenik düştüm.
Dediğim gibi olayın siyasi boyutunu tarihe havale ediyorum.
Benim derdim vahşeti ifa edenlerin ruh halini ifşa etmek.
1921 yılının 28 Ocak gecesi.
Trabzon sahilinden Sovyetler'e gönderilecek ondört can,
Açık denizde Kayıkçılar kâhyası tarafından öldürülür.
Öldürülenlerin en ünlüsü son Osmanlı aydınlarından.
Hukuk bitirmiş, Paris'te Siyasal Bilgiler Okulu'nu kazanmış bir zat.
Öldüren ise baldırı çıplak.
Saldırıda sadece Meryem kurtulur.
Rivayetler muhteliftir. Sürmeneli bir ailenin kızı olduğu söylenir. Rus asıllı Maria isimli bir Yahudi kızı olduğu da.
Malum ve meşhur zât'ın, Mustafa Suphi'nin eşidir.
İpi,o zaman ki muktedirlerin elinde bir kopuk, Kahya Yahya. Hafızalarımıza bir utanç abidesi olarak kazınmalı.
Hep öyle gelmiş, öyle gider ya!
Adıyla sanıyla Kahya Yahya.
Kurtulan o biçare, o masum kadın, Kahya Yahya tarafından seks kölesi yapılır. Bir rivayete göre bir oturak aleminde öldürülür, bir rivayete göre bölgenin zenginlerinden Nemlizade Ragıp Bey'e satılır.
Neresinden tutarsanız elinizde kalıyor.
Hangi kitaba sığdırılabilir!
Karadeniz insanı bu vahşetle yüzleşmeli değil mi!
Bizi 'Kahya Yahya' olarak kullanan bir görünmez el hâlâ var gibi.
Hrant Dink ve Rahip Santoro cinayetlerinin dumanı üzerinde!
Bu vatan bizim. Hep bizimdi. O sırtlanların değil.
Bu toprağın çocuklarının delifişek ruhunu kötü emellerine alet etmelerine izin vermeyecek irade yine o toprağın suyunda hamurunda.
Bu zor ve mukaddes görevi başarmak, geçmişimizle yüzleşerek, hiç kimseye eyvallah etmeden aydınlık bir geleceğe yelken açmakla mümkün.
Zulümle abad olunmaz.
.......
Bu cinayet sonrasında Kahya Yahya'nın üzerine gidilince sarfettiği şu sözler bende dejavu etkisi yaptı nedense!
"Sanki bütün işlerde, ben tek başıma mı idim? Daha üstüme varırlarsa, her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim."
Kısa bir süre sonra 'kimliği belirsiz kişiler' tarafından öldürülür.
Ölümünü gündeme getiren Ali Şükrü de kısa bir zaman sonra (iddiaya göre) Topal Osman tarafından öldürülür.
Topal Osman da, işlediği iddia edilen cinayet yüzünden mi, başka bir sebeple mi İsmail Hakkı tarafından öldürülür!
.....
Zincirleme cinayetler gölgesinde koca bir ülke hâlâ kendine çıkış yolu arıyor.
Heygidi Karadeniz doldi da taşamadi...
.........
Normalde yazıyı burda bitirmiştim.
Her iki olayı ardışık anlattıktan sonra meramımı, okurun meşrebine havale ettim.
.....
Aynı günün akşamında
Hiç aklımda yokken kütüphanede özellikle dergilerin olduğu bölümü gayri ihtiyari kabaca gözden geçirdim.
Nedensiz bir şekilde 2010 yılı 'Kitap-lık' dergilerinden birinde;
Albert Camus ile ilgili kapsamlı dosya hazırlanmış olanı çekip okumaya başladım.
Dergiyi ilk aldığım vakitte de okumuştum. Kabaca bir fikrim vardı.
Sanki bu kez demlenmiş gibi, hem Camus'unun fikriyatına daha bir vakıf oldum, hem de sanki bu yazımla alakalı yepyeni ufuklara açılmamı sağladı.
......
Camus, Cezayir doğumlu Fransız. Yani Fransız asıllı Cezayirli.
Yüzotuz yıllık Fransız kolonisi olarak yaşamış Cezayir’inFransa'ya karşı bağımsızlık savaşının patlak verdiği yıllarda kırklı yaşlarında, bir aydın olarak en üretken dönemi ve içinden çıkılması zor bir denklemin içinde.
Bir taraftan Cezayirli’dir, ama Fransız’dır.
Aydın sorumluluğu olan biri, bizzat bu muammanın içinde olunca başetmek daha zordur.
Öyle ya kolonize edilmiş bu ülkenin emperyalizme karşı savaşıp bağımsızlık mücadelesi vermesi, özellikle o günkü konjonktürde sol düşünen biri için tartışmaya açık değildir.
Nitekim 'Başkaldıran İnsan 'ı yazdığında Fransız solu ve özellikle Sartre tarafından hiç hoş karşılanmadı.
Sartre'la bütünüyle yolları ayrıldı.
1954'te Cezayir Bağımsızlık Savaşı başladığında ahlaki ikilem içerisinde kaldı.
Emperyalizme karşıydı, ancak bağımsızlık adına girişilen bu kanlı mücadelede diğer bir emperyal gücün maşası olmak zorunluluğu vardı. Sovyetler Birliği.
Bu noktada bir ikilem daha vardı.
O zaman ki 'Sol' bakış açısı Bolşevik hareketini emperyal bir hareket olarak nasıl görebilirdi.!?
Tefe konulmasının nedeni buydu.
Gerçekten de o günden bugüne bağımsızlık ve devrim hareketlerine baktığımızda halkların herhangi bir emperyal gücün güdümüne girmek dışında bir seçeneği yoktu.
Bugün daha beter haldeyiz.
Kendiliğinden gelişip kendi kaderini tayin edebilen bir ülke bilen var mı?
Sanki Güney Afrika'nın Apathaid rejimine karşı verdiği mücadele nispeten bir istisna gibi duruyor.
......
Albert Camus, her ne kadar antiemperyalist olsa da Sovyetler'in totaliter tavrına karşı. Diğer yandan girişilecek savaşın şiddet sarmalına yolaçacağını düşünüyor.
Şiddetten yana değildir. Kafka'nın ifadesiyle:
" Devrim sel gibidir, akmaya devam ettikçe kirlenir."
O da böyle düşünür.
Zira 56 yılında kendisinin de şahit olduğu MacaristanAyaklanması'nın Sovyetler tarafından kanlı bir şekilde bastırılması onu haklı çıkarır.
......
Erken yaşta geçirdiği bir trafik kazasında trajik bir şekilde kırkaltı yaşında ölür.
Ölümünden bugüne yaşananların izleğinde Albert Camus'nünhep haklı çıktığı kanaatindeyim.
İnsanın bizzat birey olarak hiçlendiği ülküler uğruna nice canlar telefoldu.
Bizde de öyle olmadı mı?
Seksen darbesi öncesinde insan olarak birbiriyle hiçbir sorunu olmayan gençlerimiz, ülkülerinin uğruna ortalığı kan gölüne çevirmediler mi!
Darbe sonrasında Evren'in tavrı, bahsetmeye çalıştığım çıkmazın parodisi.
Tarihe düşülen içler acısı bir not:
"Bir sağdan astık, bir soldan"
Yaşı büyütülüp öldürülen Erdal Eren olayı hafızamızda hep canlı kalmalı.
Önemli olanın bizzat insanın kendisinin olduğunu artık öğrenelim, içselleştirelim.
Herşey olup bittikten sonra bugün hâlâ yaşayanlar ağlanılacakhâle gülüp geçmektedirler.
Olan ölene. Bu mu?
Bütün bu bilgiler ışığında geldiğim nokta şu;
Hayatta iyi insanlar ve kötü insanlar vardır.
Bir ülkü etrafında biraraya gelindiğinde iyiler kötü ya da kötüler iyi olmuyor.
Aynı cemaattensiniz diye herkes iyi değildir.
Birileri şucu ya da bucu'dur diye kötü değildir.
Önemli olan insanların bizzat insan olarak etkileşime girdiklerinde ne olduğudur.
İyiyse tadından yenmez. Kötüyse bizzat o kişi kötüdür.
Anlattığım ilk hikâyede;
Alexander,
Aslında karşı cephede, NATO üyesi, potansiyel düşman bir ülkenin çocuğunu himâye ederken sadece bir insan olarak davrandığı için ruhen kendimizi iyi hissettik.
İkinci hikâyede;
Kâhya Yahya, Mustafa Suphi'yi insan olarak tanısaydı,hasbelkader iyi kötü iki laf etselerdi kanımızı donduracak bir vahşeti ve sonrasında eşine yaptığı zulmü yapamayabilirdi.
Eğer Kahya Yahya denilen kişi özünde canavar ruhlu biriyse,öylelerini işine geldiği zaman kullanabilen bir güç odağını hangi vatan ve millet retoriği ile aklayabilirsiniz.
.........
Son olarak ben 'Camus' vicdanından yanayım.
İnsan merkeze alınmalı, güruh değil.
Dr. İrfan İnce
*Bikes*
Herkes
Allahın cool'u
Ortalıkta bir Allah'ın
Kulu yok
Herkes ada
kıyısı yok
Herkes savaşta
cephesi yok
Herkes maskeli
şenlik yok balo yok
Herkes ama herkes
Bronz heykeller
Yarı tanrılar gibi
Pelerini sırtında
Eli havada
Yumurtladı
Yumurtlayacak
Ortada fol yok
Yumurta yok
Halbuki
Etten kemikten
Yaralı
haberi yok
Pürüzsüz
Uçsuz bucaksız
Herkes
Bildiğin çöl
Vâhası yok
Herkes koca bir gemi
Açıkta demir atmış
Habire yalpalıyor
Hasılı herkes deniz
Cesedi kıyısına vurmuş
Çömelmiş
Kumun üzerine
Birşeyler karalıyor
Zavallı
Bilmiyor ki
Abası var
Sopası yok
Hasbunallah!
Derken bir rüzgar
Bir fırtına
Sesi var
İnsafı yok
La havle
Neyse ki
Allah var
Şeriki yok.
İrfani